Ölüm gerçek, hatta hayatımız boyunca bir gün muhakkak olacağını bildiğimiz tek gerçek. Kestiremediğimizse bunun nasıl olacağı... Ne yazık ki istediğiniz gibi bir seçim hakkınız yok, nasıl gelirse öyle kabullenmek durumunda kalıyorsunuz. Benim ölümüm de hiç tercih edebileceğim bir şekilde olmadı ama dedim ya o anda yapabileceğiniz bir şey olmuyor ölmekten başka...
82 yaşında öldüm, bir huzur evinde tek başıma. Daha doğrusu başımda birileri vardı da olmalarını arzu ettiğim kişiler değillerdi diyelim. Yaşlılık nedeni ile sağlığımın bozulduğu son bir kaç seneyi saymazsak oldukça sağlıklı bir hayatım oldu. En kötüsü de tabii ki huzur evine yatırıldığım - yatırıldığım diyorum takdir edersiniz ki benim tercihim değildi- ve zorunlu ikamete tabi olduğum son bir sene oldu. Bu bir seneye daha sonra tekrar geleceğiz, şimdi biraz başa gidelim.
Birden fazla evlilik yapmış bir babanın ve gene birden fazla evlilik yapmış bir annenin çocuklarından biri olarak doğdum. Çocukluğumdan aklımda kalan çok fazla anı yok, belki de çoğunu hafızamdan silmek istediğimdendir... Oldukça küçük sayılabilecek yaşta tek başına yaptığım bir tren yolculuğundan sonra yanına gittiğim yeni evli ablamın yanında büyüdüm genelde. Babamı çok fazla tanımadım, annemden sonra evlendiği bir kadınla birlikte Suriye'de yaşıyordu, yıllar sonra evlenip çoluk çoçuğa karıştığımda bir kaç kez gelip kalmıştı bizde. Annem de- burada anne diye yazıyorum ama yaşadığım sürece görüşmemize rağmen hiç anne diyemedim- başka biriyle evlenmişti.
Ziraat lisesinde 3.sınıfa kadar okudum, ne yazık ki bitiremedim. Yakışıklıydım, bıçkındım, hızlı bir delikanlılık hayatım oldu. İyi yüzer, iyi bilardo oynardım. Görür görmez aşık olduğum eşimle ailesinin karşı çıkmasına rağmen evlendik. Ölene kadar sevdim onu, onun da beni sevdiğini sanarak. Askerliğimi bahriyeli olarak yaptım, orada edindiğim telsizcilik mesleği benim hayatımı değiştirdi. Bu sayede iyi bir iş sahibi oldum, çoçuklarımı okutabildim. İki oğlum, bir kızım oldu yaşayan. Çok sıkıntılar çektik ama onları en iyi şekilde yetiştirebilmek için elimden geleni yaptım. Belki kendi anne-babamdan görmediğim, öğrenmediğim sevgiyi ben de gösteremedim ama hep çok sevdim , gurur duydum onlarla... Hiç el kaldırmadım, eşimin isteğiyle otoriteyi sağlamak için vurmak zorunda kaldığımda vurur gibi yaptım incitmemek için... Hepsi evlendiler, torunlarım oldu.
Sigarayla aram pek olmadı ama içkiyi sevdim. Hatta küfelik olduğum günler de olmuştur gençliğimde. Hovardalıklarım, kavgalarım da olmuştur ya dediğim gibi karımı hep sevdim onun da beni sevdiğini sanarak...
Anlayacağınız, mutlu sayılabilecek bir hayatımız vardı, ta ki hastalanıncaya kadar. Hastalığım ilk başladığında her şey olması gerektiği gibi idi, eğer biraz şanslı olup da son bir seneki huzur evi günlerini yaşamadan ölmüş olsaydım benimki de herkesinki gibi sıradan bir ölüm olacaktı. Yani ağlamalar, taziyeler, üzülmeler, ölüm yıldönümünde anmalar, mezarlık ziyaretleri falan... Ama ne yazık ki o günleri yaşadım ve o bir senede ömrüm boyunca öğrendiğim bir çok şeyin aslında öyle olmadığını farkettim.
Dediğim gibi, hastalığımın ilk zamanlarında her şey normal seyrinde devam etti; muayeneler hastahaneler ziyaretler... Ne zaman ki hastalığım ilerledi, bakıma muhtaç hale geldim evde birşeylerin değişmeye başladığını hissetmeye başladım. Karım ve çocuklarım toplanıp ne yapılması gerektiğini konuşuyorlardı aralarında... Huzur evi sözleri geliyordu kulaklarıma. Söylenenleri duysam da itiraz edecek, konuşacak gücüm yoktu. Olacakları bekliyordum sessizce. Bir gün gelen, üzerinde falanca huzur evi yazılı bir minübüsle hayatımın son dönemine girecektim. 2 kişilik bir odada benim için yeni bir yaşam başladı, bir anlamda sonun başlangıcı.
Eşim, çocuklarım, gelinlerim, torunlarım ziyaretime geliyorlardı arada. Çok sık gelmeseler de hiç şikayet etmedim onları üzmemek adına. Bazen hırpalansam da, sağım solum çürüse de hep bana çok iyi baktıklarını, iyi davrandıklarını söyledim. Yanımda sıkılıp ayrılmak istediklerini hissettiğimde, uyurmuş gibi yaptım rahatça gidebilsinler diye. Fazla sıkılmasınlar ki tekrar gelsinler diye düşündüm... Hep bir gün çıkmak eve gitmek umudum vardı ama bunu hiç söylemedim; ta ki kendimi iyi hissettiğim bir gün küçük oğlum geldiğinde yalvardım beni eve götürsün diye ama götürmedi veya götüremedi. Keşke götürseydi, götürebilseydi hiç olmazsa bir günlüğüne... O zaman artık iyice anladım ki buradan çıkış yok benim için. Kaderimi kabullendim ve ruhumun sigortalarını kapatmaya başladım birer birer, vücudum dirense de. Son sigortayı kapatmadan denizci olan oğlumun seferden gelmesini bekledim; belki yanımda olmasını istediğimden, belki de o da paylaşsın bu yükün ağırlığını diğerleriyle diye...
Sonra? Sonrası karanlık, huzur benim için. Kalanları bilemem...
Başlarken...
Blogdaki tüm yazılar ve fikirler bana aittir. Yazılanların bir kısmı gerçek, bir kısmı da gerçek olmasını istediğim şeyler olabilir ancak tümü orijinaldir ve daha önce başka yerde yayımlanmamıştır.
Neden İskele-Sancak derseniz, malum o da denizcinin solu-sağı.
Neden İskele-Sancak derseniz, malum o da denizcinin solu-sağı.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

2 yorum:
çok güzel bir yazı tebrik ederim.
teşekkür ederim
Yorum Gönder